BURSA PSİKOLOG HEMEN RANDEVU AL
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
Sizlere nasıl yardımcı olabileceğimiz hakkında sorularınız mı var? Bize bir e-posta gönderin, kısa süre içinde sizinle iletişime geçeceğiz.

Psikolog önerileri ile ruh sağlığınızı güçlendirirken, bilimsel temelli yaklaşımlardan faydalanmak mümkündür. Ruhsal dengeyi korumak, fiziksel sağlığımız kadar önemlidir. Günlük hayatın temposu, iş stresi, aile sorunları ve yaşanan duygusal iniş çıkışlar zamanla içsel huzurumuzu etkileyebilir. Klinik psikolog olarak sizlere, ruh sağlığınızı korumanıza yardımcı olacak bazı temel önerilerde bulunmak istiyorum:
Psikolog önerileri olarak klinik deneyimlerim, bireylerin en sık yaşadığı ruhsal zorluklardan birinin bastırılmış duygularla baş edememek olduğunu gösteriyor. Özellikle öfke, üzüntü ve korku gibi yoğun duygular, bireyler tarafından bastırıldığında fiziksel ve psikolojik sorunlara yol açabiliyor. Terapötik süreçte danışanların duygularını tanımak yerine onlardan kaçtığını gözlemliyoruz. Ancak bastırılan duygu yok olmaz, zamanla anksiyete, öfke patlamaları, psikosomatik belirtiler gibi başka şekillerde ortaya çıkar.
Bu noktada, psikolog olarak en temel müdahalemiz, danışana duygularını bastırmak yerine düzenlemeyi öğretmektir. Bunu sağlayabilmek için duygusal farkındalık çalışmaları yaparız. Danışanın önce “ne hissettiğini” tanıması, ardından bu duygunun kaynağını anlaması ve nihayetinde ifade edebilmesi amaçlanır.
Örneğin; seanslarda kullandığımız duygusal günce çalışmaları, bireyin günlük yaşantısında karşılaştığı olaylara karşı verdiği tepkileri analiz etmesine yardımcı olur. Böylece kişi, içsel dünyasıyla daha sağlıklı bir ilişki kurar. Güvenli bir ortamda, danışanın duygularını ifade edebilmesine olanak tanımak, terapi sürecinin en önemli yapı taşlarından biridir.
Psikolog öneri olarak, öncelikle bireyin günlük yaşamında zihinsel molalar vermesini tavsiye ederiz. Duygularla baş etmek bir yetenektir ve bu yetenek öğrenilebilir. Terapi sürecinde birey, bastırmak ya da patlamak yerine, duygularını anlamayı, düzenlemeyi ve sağlıklı şekilde ifade etmeyi öğrenir. Bu beceri, sadece ruhsal iyilik hali için değil, kişiler arası ilişkilerin kalitesi açısından da büyük önem taşır. Klinik olarak gözlemlediğimiz en net sonuç ise şudur: Duygusunu tanıyan ve ifade edebilen kişi, zihinsel anlamda çok daha dengeli ve huzurlu bir yaşam sürer.
Negatif duyguları yok saymak, onları çözmez; aksine büyütür. Güvenilir bir yakınınızla konuşmak ya da günlük tutmak, duygularınızı fark etmenizi ve düzenlemenizi kolaylaştırır.
Bir diğer önemli psikolog öneri, kendine zaman ayırmaktır. Çünkü klinik pratiğimde en sık karşılaştığım sorunlardan biri, danışanların “kendine zaman ayıramama” şikayetidir. Bu durum sadece çalışan bireylerde değil, ev hanımlarında, öğrencilerde ve emeklilerde de sıkça görülür. Modern yaşamın hızlı temposu, sorumlulukların artışı ve sosyal rollerin çeşitlenmesi bireyin kendine ayırdığı zamanı minimize etmesine neden olmaktadır. Ancak psikolojik dayanıklılığın en önemli kaynaklarından biri, bireyin kendisiyle baş başa kalabildiği nitelikli zamanlardır.
Danışanlarla yaptığımız görüşmelerde, kendilerine ait bir zaman dilimi olmadığında yaşadıkları tükenmişliği, tahammülsüzlüğü ve motivasyon düşüklüğünü net olarak gözlemliyoruz. Bu noktada psikolog olarak temel önerimiz şudur: Gün içinde en az 20–30 dakikalık “kişisel zaman” yaratmak. Bu zaman dilimi; kitap okumak, müzik dinlemek, yürüyüş yapmak, sessizce oturmak ya da meditasyon gibi faaliyetlerle değerlendirilebilir.
Terapi sürecinde kişiye özel rutini belirlemek de bu noktada çok etkilidir. Örneğin; bir danışanımız yoğun iş temposunda kendini kaybetmiş hissediyordu. Seanslarda küçük ama sürdürülebilir bir eylem planı oluşturduk: Sabah kahvesini sessiz bir ortamda içmek, haftada bir yalnız yürüyüşe çıkmak, telefonunu belirli saatlerde kapatmak gibi… Kısa süre içinde zihinsel yorgunluğunda gözle görülür bir azalma yaşandı.
Klinik olarak şunu biliyoruz ki, kişi kendisine alan açtığında sadece dinlenmiş olmaz; aynı zamanda öz değer algısı da güçlenir. Kendine önem veren, kendi ihtiyaçlarını fark eden ve bunları karşılayan birey, dış dünyaya karşı daha sağlam durur.
Unutulmamalıdır ki; başkalarına iyi gelebilmek, önce kendine iyi gelmekten geçer. Bu yüzden kendine zaman ayırmak bir tercih değil, ruh sağlığının sürdürülebilirliği için bir zorunluluktur.
Klinik deneyimlerim, mükemmeliyetçiliğin dışarıdan “başarıya giden yol” gibi görünse de aslında bireyin ruh sağlığını ciddi şekilde zorladığını gösteriyor. Bu sebeble Psikolog önerisi olarak mükemmeliyetçiliği sorgulamak da önemlidir. Seanslarda, “hata yaparsam yetersiz hissediyorum”, “kusursuz olmazsam sevilmem” gibi iç seslerle gelen birçok danışanla çalıştım. Bu kişilerin çoğunda yüksek kaygı, tükenmişlik, özgüven sorunları ve depresif belirtiler görülüyordu.
Mükemmeliyetçilik, kişiyi hem içsel olarak baskılayan hem de dış dünyaya karşı sürekli kendini ispat etme zorunluluğu hissettiren bir düşünce sistemidir. Terapötik süreçte hedefimiz, bu katı iç sesleri daha esnek, anlayışlı ve insani hale getirmektir. Danışanlara, hata yapmanın gelişimin doğal bir parçası olduğunu ve herkesin zaman zaman eksik ya da yetersiz hissedebileceğini öğretiriz.
Bir vaka örneğinde, üniversite sınavına hazırlanan bir genç, deneme sınavlarında bir soru yanlış yaptığında bile günlerce kendini suçluyor, motivasyonunu kaybediyordu. Seanslarda öncelikle başarının tek göstergesinin puan olmadığını, çabanın da kıymetli olduğunu anlattık. Ardından öz-şefkat egzersizleriyle “eleştiren iç ses” yerine “destekleyen iç ses” geliştirmesine destek olduk. Süreç sonunda sınav kaygısı azaldı, akademik başarısı ise şaşırtıcı şekilde arttı.
Öz-şefkat geliştirmek, mükemmeliyetçiliğe karşı en güçlü panzehirdir. Bu, başarısızlığı kabullenmek değil; insan olmanın doğal parçalarını kabul etmektir. Kendine anlayışla yaklaşan birey, daha gerçekçi hedefler koyar, iç huzurunu korur ve duygusal dayanıklılığını artırır.
Unutmayın, insan olmak hataları da beraberinde getirir. Önemli olan hatasız olmak değil; hatalara rağmen kendinize sevgiyle yaklaşmayı öğrenmektir.
Toplumda hâlâ sıkça karşılaştığımız bir önyargı var: “Psikoloğa gitmek demek, akıl hastası olmak demek.” Klinik ortamda, bu düşünce nedeniyle yıllarca psikolojik desteğe ihtiyaç duyduğu halde terapiye başvurmayan bireylerle sıkça karşılaşıyoruz. Ancak gerçek şu ki; yardım istemek, bireyin kendi içsel yükünü tanıması ve bunu yönetmek için sorumluluk almasıdır. Bu bir zayıflık değil, güçlü bir farkındalıktır.
Terapötik süreçte, birey önce kendi sınırlarını fark eder. Ne kadarını kaldırabildiğini, ne zaman desteğe ihtiyaç duyduğunu keşfeder. Bu süreçte psikolog; sadece rehberlik eden değil, aynı zamanda duygusal olarak destekleyici bir figürdür. Özellikle anksiyete, depresyon, travma sonrası stres, ilişki sorunları veya yas gibi zorlayıcı dönemlerde bireyin yalnız hissetmemesi için profesyonel destek hayati önem taşır.
Bir vaka örneği üzerinden anlatmak gerekirse; uzun süre uyku problemleri, sinirlilik ve konsantrasyon kaybı yaşayan bir öğretmen, ilk seansa geldiğinde “çok güçsüzüm” diyerek ağlamıştı. Ancak birkaç seans sonra, destek almanın kendisine nasıl iyi geldiğini fark ettiğinde, “keşke daha önce gelseydim” dedi. Terapi, ona sadece rahatlama değil, sorunlarına farklı bir gözle bakma ve çözüm üretme becerisi kazandırmıştı.
Yardım istemek, güçsüzlüğün değil, gelişime açık olmanın bir göstergesidir. Psikolojik destek almak, duygusal sağlığın sürdürülebilirliği için önemli ve cesaret gerektiren bir adımdır. Kendinize yatırım yapmaktan korkmayın.
Klinik gözlemlerimiz, sağlıklı günlük alışkanlıkların bireyin psikolojik direncinde doğrudan etkili olduğunu gösteriyor. Yetersiz uyku, dengesiz beslenme, fiziksel hareketsizlik ve düzensiz yaşam, zamanla anksiyete, depresyon, tükenmişlik gibi psikolojik sorunların artmasına zemin hazırlıyor.
Terapi sürecinde danışanların psikolojik problemlerine yaklaşırken yalnızca zihinsel süreçleri değil, yaşam biçimlerini de detaylı şekilde değerlendiririz. Örneğin; bir danışanımızda sürekli yorgunluk, motivasyon kaybı ve dikkat eksikliği vardı. İlk başta bu durumun psikolojik kökenli olduğu düşünülse de, yaşam tarzı analiz edildiğinde 4 saatten az uyuduğu, kahvaltı yapmadığı ve gün boyu hareketsiz olduğu ortaya çıktı. Seanslarla birlikte uyku hijyeni eğitimi, beslenme farkındalığı ve fiziksel hareket planı oluşturduk. Sonuç olarak danışanın ruh hali dengelendi, terapi süreci çok daha verimli hale geldi.
Bu nedenle; yeterli uyku (günde 7–8 saat), dengeli beslenme, haftalık egzersiz ve ekran süresinin sınırlanması gibi alışkanlıklar sadece fiziksel değil, zihinsel sağlığı da doğrudan etkiler. Ayrıca bu düzenin devamlılığı, kişide bir kontrol ve yeterlilik duygusu yaratır.
Psikolojik iyi oluşun temeli, günlük yaşamın bütünsel sağlığından geçer. Sağlıklı rutinler, sadece bugünün değil, geleceğin ruhsal sağlamlığını da şekillendirir. Kendinize bu yatırımı yapmak, terapi sürecini desteklemenin en etkili yollarından biridir.
Sonuç olarak, psikolog önerileri, bireyin kendi duygusal gücünü fark etmesini, stresle baş etme becerilerini artırmasını ve daha kaliteli bir yaşam sürmesini destekler. Gerekli durumlarda yardım almaktan çekinmeyin. Çünkü sağlıklı bir zihin, sağlıklı bir yaşamın anahtarıdır.